Kategoriler
Kanser

“Aile Evi İçin Lezzet Dayanışması”

Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV), İstanbul’da tedavi olan fakat kalacak yeri olmayan hasta çocuk ve ailelerine konaklama imkanı verdiği ‘Aile Evi’ yararına 17 Kasım 2012 Cumartesi günü İstinye Park Alışveriş Merkezi’nde “Aile Evi İçin Lezzet Dayanışması” etkinliğine imza atıyor…

Özgür Şef, Hüseyin Kurt, Rafet İnce, Eyüp Kemal Sevinç, Mehmet Yalçınkaya, Ayça İlkel, Ayvaz Akbacak, Mercan Ceyda Baza gibi şeflerin yanı sıra Derya Baykal’ın da bir araya geleceği “Aile Evi İçin Lezzet Dayanışması” etkinliği ile her şef bir ünlüyle birlikte daha önceden hazırlanmış ürünlerin son süslemelerini yapacak. 
 
Satışı yapılacak olan ürünlerden elde edilen gelir, her bir kanser hastası çocuğun tedavisi ve sonrasında sosyal yaşantılarını sürdürüp kendine güvenli bireyler olabilmeleri için KAÇUV- Aile Evi’ne bağışlanacak. 
 
17 Kasım 2012 Cumartesi günü saat 14.00’te başlayacak ve İstinye Park Alışveriş Merkezi’nde gerçekleşecek olan “Aile Evi İçin Lezzet Dayanışması” etkinliği Kanserli Çocuklar Umut Vakfı için bir ışık olacak… 
 

Kaynak: Milliyet

Kategoriler
Kanser

Kanser cinsiyet ayrımı yapıyor mu?

Kanserin artışında sigara, alkol, obezite, UV ışınlarına maruz kalma gibi birçok neden sorumlu tutulurken; kanserin azalışında ise tarama programları, tedavi olanaklarının artması, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, sigarayı bırakma programları ve aşı gibi kanser karşıtı tedbirler ön plana çıkıyor.

 
Kanser türlerinin görülme sıklığının yanı sıra artış ve azalış oranları da cinsiyete göre farklılık gösteriyor. Neolife Tıp Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gonca Saraç ile kadın kanserlerinin artış ve azalış oranları üzerine konuştuk.
 
Saraç, “Tüm kadın kanserleri içinde meme yüzde 26’lık görülme oranıyla 1. sırada geliyor. Bunu yüzde 14 ile akciğer, yüzde 10 ile bağırsak kanseri izliyor. Cinse özgü olarak tanımladığımız rahim ve yumurtalık kanserleri de kadınlarda en sık görülen ilk 10 kanser arasında yer alıyor.” diyor.
 
Kanser sıralamasının son 10 yıl içinde değişiklik gösterdiğini belirten Saraç, artış ve azalış oranlarını şöyle sıralıyor:   
Tiroid yüzde 68, malign melanoma yüzde 51, böbrek yüzde 31, karaciğer yüzde 30, ağız yüzde 27, rahim yüzde 26, non-Hodgkin lenfoma yüzde 11, dış genital kanserler yüzde 10, akciğer yüzde 9, pankreas yüzde 7, meme yüzde 6 ve bağırsak yüzde 2 oranı ile kadınlarda artış gösteren kanserler olarak dikkat çekiyor.
 
Rahim ağzı yüzde 53, lösemi yüzde 53, mide yüzde 27, mesane yüzde 25, yumurtalık yüzde 10,  yemek borusu yüzde 8 oranı ile kadınlarda azalış gösteren kanserler arasında yer alıyor.
 
Kanserde artışı tetikleyen faktörler
 
Dikkat çekici bir artış gösteren cilt kanserinde UV ışınına maruz kalma sorumlu tutuluyor. Cilt kanseri kadında 2., erkekte 1. sırada artış gösteriyor.Karaciğer kanserini tetikleyen en önemli faktör, siroz hastalığı. Siroz; alkol, viral hastalıklar ve ailesel nedenlerle ortaya çıkabiliyor. Siroz kadında 4., erkekte 2. sırada artış gösteriyor.
 
Sigara ve obezite, böbrek kanserleri için başlıca risk faktörleri. Böbrek kanserleri kadında 2.,  erkekte 3. sırada artış gösteriyor.
Tiroid kanseri, görülme sıklığı bakımından küçük bir grubu temsil etse de (100 binde 5), vaka sayısında hızlı bir artış dikkat çekiyor. 
Mesothelioma (karın ve göğüs boşluğu zarı kanseri) yine hasta sayısı olarak küçük bir grubu oluşturmakla birlikte (100 binde 1), yüzde 44’lük bir artış söz konusu. Asbest gibi kimyasal ajanlarla temas edilmesi durumunda 50 yıl sonrasında bile kanser görülebiliyor.
 

Kaynak: Milliyet

Kategoriler
Kanser

Daha iyi ve uzun yaşam mümkün!

Son yıllarda herkesin bütün ayrıntıları merakla takip ettiği kanser, genel olarak sessizce ilerliyor. Belirti vermeden ilerleyen kanser türleri arasında pankreas kanseri ilk sıralarda yer alıyor. Liv HOSPITAL Ulus Medikal Direktörü ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Oktar Asoğlu pankreas kanserinin gelişimi ve en son tedavi yöntemlerini anlattı. Asoğlu, yeni tedavilerle daha iyi ve uzun bir yaşamın mümkün olduğuna dikkat çekti.

 
Liv HOSPITAL Ulus Medikal Direktörü ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Oktar Asoğlu, pankreas kanseri ile ilgili merak edilenleri yanıtlıyor. 
 
Pankreas kanseriyle ilgili en son gelişmeler nedir?
 
Erken tanınan ve henüz lenf bezlerine yayılmamış kanser türleri yakalandığı zaman cerrahiyle iyi sonuç alınan gruplar oluyor. Vücudumuzda pankreasın temel görevi yağları ve proteinleri parçalayıp sindirmekten sorumlu olan enzimleri salgılamak. Buradaki bazı hücrelerin de vücudumuzun herhangi bir yerinde olduğu gibi belirli bir yaşam ömrü vardır. Hücreler belli bir program dahilinde yaşayıp görevlerini yerine getirerek ölürler. Pankreasta bulunan bazı hücreler program dışına çıkarak varlıklarını sürdürerek istilacı bir hücre haline dönüşürse buna pankreas kanseri denir. 
 
Pankreas kanserinin tedavisi ve seyri türüne göre mi değişiyor?
 
Tümörün cinsine bağlı olarak bez yapısından kaynaklanan tümörler yani adenokarsinomlar daha kötü seyreder. Pankreasın hormon sağlayan hücrelerinden çıkan örneğin insülin salgılayan hücrelerinden çıkan insülinoma denilen tümörler veya nöroendokrin tümörler göreceli olarak daha iyi seyrederler. Adenokarsinomlar daha sıktır. Erken tanıyabilirsek tedavi şansımız var. Sarılık, kaşıntı, kilo kaybı gibi belirtiler ortaya çıktığında hastalık ilerlemiş oluyor. Kitle oluşturarak belirti yapıyor. Hücre şeklindeyken ya da çok küçükken yakalayamıyoruz. Belirti verdikten sonra ortaya çıkması ancak çok büyük bir kitle oluştuktan sonra olabiliyor ki o zaman lenf bezlerine yayılmış olabiliyor. Yani ileri evrede oluyor ve kötü seyrediyor. Tıptaki ve teknolojideki ilerlemeler sayesinde, ileri evre hastalıklarda gerek ışın, gerekse de kemoterapi tedavileriyle çok daha iyi sonuçlar elde ediliyor. Eskiden pankreas kanserlerinin tedavisinde kemoterapi çok başarısızdı. Ama yeni nesil ilaçlarla pankreas kanserlerinin tedavisinde güzel sonuçlar alınıyor. Etkili tedavi şekilleri var. Metastatik hastalıklarda bile.
 
Görülme sıklığı açısından hangi faktörler daha önemlidir?
 
Özellikle sigara ve alkol kullanımı etkilemektedir. Ülkemizde alkol ve sigara tüketiminin daha çok erkeklerde olması, pankreas kanserlerinin daha sık olarak onlarda görülmesine yol açıyor.
 
Büyük üzüntü ve stres kansere davetiye çıkarıyor mu? 
 
Kanserde bir hücre birden bire bağımsızlık kazanmaya başlıyor. Neden kazandığını tam olarak bilmiyoruz. Üzüntü ve stresin birtakım şeylere yol açtığı biliniyor ama bunu kanıtlayamayız. Tabii ki mutlu yaşamak pek çok hastalığa iyi gelmektedir.  Ama yaşadığımız dünyada stresten uzak kalmak ve stresle başa çıkma yollarını bulmak çok zor görünüyor. Klasikleşmiş şeyleri tekrarlamakta fayda var,  mutlu olmak, düzgün beslenmek, hareket etmek ve yürümek gibi.
 
Pankreas kanserindeki tedavi yöntemleri neler? 
 
Pankreas kanserlerini ameliyattan önce çok iyi değerlendirebiliyoruz. Gelişmiş teknoloji sayesinde tomografi ve MR kullanarak kimin ameliyattan, kiminse önce ilaç ve ışın tedavisinden fayda göreceğini belirleyebiliyoruz.  Gereksiz ameliyatlardan hastayı koruyabiliyoruz. Ameliyat etmeden önce ilaç ve ışın tedavisi verilerek tümörü küçültmek, yok etmek veya kontrol altına almak mümkün. Daha sonrasında ameliyat ediyoruz. Bu bazı hasta gruplarında çok ciddi başarı sağlıyor. Daha iyi ve uzun yaşama şansı verebiliyor. Teknik olarak da bu ameliyatlar laparoskopi, robot gibi yöntemlerle de yapılabiliyor ve minimal invaziv cerrahinin avantajları hastalara sunulabiliyor. 
 
Kansere neden olan şeyler nedir?
 
Karsinojenler yani kanser oluşu¬munu harekete geçiren maddeler, bir de genetik faktörler var. Karsinojenler yaşadığımız dünyayla ilgili. Yaşamı kolaylaştırmak için doğallıktan uzaklaştıkça üstlendiği yaşam şekli giderek çağın getirdiği hastalıklara doğru gidiyor, yani kanserlere doğru dönüşüm gösteriyor. Soluduğunuz havadan, yeme içme şeklinize, rafine gıda tüketiminize, giydiğiniz giysilere, televizyona, telefona kadar her yere kadar uzanan bir yapı. Kanser zaten teknolojiyle beraber gelir. Yaşam şeklinizle gelir. Yaşadığınız çevreyle gelir. 
 
Mutlaka yapılması gerekenler nelerdir?
 
•         Taze sebze meyve tüketin.
•         Hareketli bir yaşam sürün.
•         Stresten kaçının.
•         Ekolojik olarak temiz yaşayın.
•         Tatil yapın.
•         Sigara kullanmayın.
•         Alkol kullanımınızı kontrol altında tutun.
 

Kategoriler
Kanser

Ölmeden önce ne anlattı?

 Video için tıklayınız…

Adana’da 1 yıl önce lösemi hastalığına yakalanan lise öğrencisi Gizem Çınar’ın, Antalya’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmeden önce, lösemi hastaları için ilik naklinin ne kadar önemli olduğunu anlatarak insanları bağış yapmaya davet ettiği ortaya çıktı.

Lise 2. sınıf öğrencisi Gizem Çınar (17), 1 yıl önce ayaklarındaki ve bacaklarındaki ağrılar nedeniyle gittiği hastanede lösemi hastası olduğunu öğrendi. Öğrenimini yarıda bırakarak tedavi olmak için Ankara’ya gitmek zorunda kalan Gizem Çınar, daha sonra Antalya’ya gelerek tedavisini burada bir özel hastanede devam ettirdi. Bu arada Gizem için öğrenciler 81 ilde “Kanında Hayat Var” isimli bir kampanya başlattı. Bu kampanya sayesinde Gizem’e uygun ilik Portekiz’de bulundu ancak geç bulunduğu için nakil yapılığında kanserin Gizem’in diğer organlarına da sıçradığı ortaya çıktı. Çınar, bu kez de böbrek ve bağırsaklarına sıçrayan kanserle mücadele etmeye başladı ancak 12 Ocak günü verdiği hayat mücadelesini kaybetti.

Gizem için vasiyeti üzerine çok sevdiği okulunun bahçesinde tören düzenlendi. Törende Gizem’in duygu dolu veda mektubu herkesi ağlatırken, genç kızın hayatını kaybetmeden önce lösemi hastalarının çektiği ızdırabı ve ilik naklinin ne kadar önemli olduğunu anlattığı bir video ortaya çıktı.

Çınar videoda, günlerini kemoterapi alarak bir odanın içerisinde geçirmenin çok zor olduğunu anlatarak, “Çeşitli yan etkilerle uğraşıyorum, odadan dışarıya çıkamıyorum, sevdiklerimizi göremiyoruz ve bu süre ne kadar uzarsa biz o kadar çok üzülüyoruz. Lösemi olan herkese mutlaka ilik nakli yapılması gerekiyor çünkü lösemi tekrar etme oranı çok yüksek bir hastalık. Löseminin tedavi yöntemleri var ama tedavi olduktan sonra 5 yıl tekrar etme riskiyle karşı karşıyayız, sürekli hayatımızı dikkat etmekle geçiriyoruz, grip olduğumuzda bile hematolojiye gidiyoruz çünkü her an o hastalığın tekrar edip etmeyeceği korkusuyla yaşıyoruz. Bu yüzden de herkesi ilik bağışı yapmaya çağırıyorum” dedi.

İlik bağışı yapmanın çok kolay olduğuna, ilik nakli yaptıranların herhangi bir acı hissetmeyeceğine dikkat çeken Çınar şöyle devam etti:

“Herhangi bir organınızı eksilmeyecek, sadece kanındaki kök hücreleri bizimle paylaşacaksınız. Bu zaten sizde var olan bir şeydir. Size çeşitli aşılar yapacaklar. 5 günlük aşıyla kök iliğinizdeki kök hücreler kanınıza geçecek. İlik bağışı yapabilmek için iki yöntem var. Birinci yöntem periferden kan alma yöntemi, ikinci yöntem kalçadan kan toplama yöntemi. Periferden kan alma yöntemi çok basit, bir günde kan bağışı yapabilmenizi sağlıyor. Sizi bir makineye bağlıyorlar, iki kolunuzdan damar yolu açılıyor, o makine sizin kanınızı çekiyor ve makine sizdeki fazla kök hücreleri alıyor ve diğer damar yolundan fazla kanı size tekrar gönderiyor. Bu işlem yaklaşık 4 saat sürüyor, 4 saat sonunda yürüyerek evinize gidebiliyorsunuz. Sadece 4 saatinizi vererek bir canı kurtarabilirsiniz. Diğer yöntemse kalçadan kök hücre toplama yöntemi, bu sistem ise yaklaşık 1 saat anestezi altında bir litre ilik ve kan karışımı alınıyor, sonra sizden alınan 1 litre kan size geri veriliyor ve 1 gün hastanede yattıktan sonra evinize gidebiliyorsunuz. Sadece kanınızı paylaşıyorsunuz, iliğinizdeki kök hücreleri bizimle paylaşıyorsunuz. Yaklaşık en fazla 2 gününüzü harcayarak bir can kurtarıyorsunuz.”

Çınar, bu hastalığın tek çaresinin ilik nakli olduğunu belirterek, “İyileşmem için tek çare bu. Benim tedavi olma gibi bir şansım yok. İlik beklerken bu odaya daha çok bağlı kalıyorum. Daha fazla enfeksiyon riski var ve bu enfeksiyonlar bizim için can kaybına kadar gidebiliyor. Ayrıca daha çok hastane içinde yaşıyorum. Normal hayatımdan çok uzaktayım, sevdiklerimi göremiyorum. Bu yüzden ilik bağışı yaparak birkaç gününüzü harcayarak hayat kurtarabilirsiniz. Bu nedenle hepinizin ilik bağışına çağırıyorum” diye konuştu.

Kategoriler
Kanser

Lenfomada cerrahi müdahale yok!

Lenf kanserlerine en çok 15 – 35 yaş arasında ve 55 yaş üstü kişilerde rastlanıyor. Cerrahi tedavinin yerinin olmadığı hastalıkta ana tedavi yöntemlerinin kemoterapi ve radyoterapi olduğu belirtiliyor. HIV ve Hepatit C riski artıran faktörler arasında bulunuyor.

İç Hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Uğur Ural, ” Hodgkin dışı lenfomalar yavaş, orta ve ağır seyirli olarak 3 gruba ayrılıyor” diyor. Küçük hücreli lenfoma, kronik lenfositik ve lösemi gibi yavaş ilerleyen alt gruplarda tedavi gerekmeyebiliyor.

Yapılan çalışmalar, yavaş ilerleyen lenfomada hiçbir şey yapılmadığında ortaya çıkan yaşam süresi ile tedavi uygulandıktan sonraki yaşam süresi arasında fark olmadığını, bu hastaların uygun sıklıkta takip edilmeleri gerektiğini gösteriyor. Ural, diğer kanser tiplerinde önemli bir tedavi seçeneği olan cerrahi girişimin, lenfomalarda lenf bezi örneklemesinde olduğu gibi sadece tanı amaçlı olarak kullanıldığını söylüyor. Kemoterapi adı verilen ilaç tedavisi lenfomaların en seçkin tedavisini oluşturuyor.

Tedavi modalitelerinde çeşitli kemoterapi ilaçlarının bir arada, hastaya göre belirlenen sıklıkta ve belirlenen sayıda uygulanması gerekiyor. Bunun yanında Hodgkin dışı lenfomaların bazı türlerinde (mantle cell lenfoma vb) hastalık hızlı ilerlediği için kemoterapiyi tamamladıktan sonra kök hücre nakline gitmek gerekiyor.

Özellikle yaygın veya büyük lenf bezlerinin olduğu lenfomalarda kemoterapinin tamamlanmasından sonra ışın tedavisi de gerekebiliyor. Lenfoma tedavisi tamamlandıktan sonra tedaviyi takip eden ilk bir yıl içinde üç ayda bir kan ve görüntüleme tetkikleri ile hastalığın durumunun kontrolüne ihtiyaç duyuluyor. Kontroller ikinci yıl 6 ayda bir, üçüncü yıldan itibaren ise yılda bir kez yapılıyor.

Lenfomada hastalığın ilk bir yıl içinde nüks etmesi, hastanın daha önce uygulanan kemoterapiden, tekrar uygulanması halinde bile yararlanamayacağı anlamına geliyor. Hastalığın daha geç dönemde nüks etmesi halinde aynı tedaviler tekrarlanabiliyor. Nüks eden vakalarda daha ileri bir tedavi seçeneği olan, ” Otolog kök hücre” nakline başvurulabiliyor. Nüks eden vakalarda hastalığın tekrar değişik kemoterapi ilaçları ile kontrol altına alınması gerekiyor. Hastaların kök hücreleri, verilecek yüksek doz kemoterapiden etkilenmemeleri amacıyla, özel bir cihazla toplanıyor ve dondurularak saklanıyor. Ardından hastaya yüksek doz kemoterapi verilerek kanser hücrelerin öldürülmesi hedefleniyor. Son adımda saklanan kök hücreler tekrar hastaya verilerek yeniden faaliyete geçmeleri sağlanıyor.

Lenfomada cerrahi tedavinin yeri bulunmuyor. Lenfatik sistem birbiri ile çok yakından ilgili olduğu için tek lenf bezi yöresinden çıkarılacak bir oluşumdan söz edilemiyor. Hastalığın evresine göre belirli sayıda kemoterapi ve gerektiğinde radyoterapi kullanılıyor. Uygulanacak kemoterapi sayısı hastalığın evresine ve tedaviye alınan cevaba göre belirleniyor. Ara takiplerde hastalığın kontrol altına alındığı tespit edilirse tedaviye devam ediliyor. Ancak beklenen yanıtın alınamaması halinde tedavi şekli değiştiriliyor.

Bu tipte, birkaç kemoterapi ilacının biraraya gelmesi ile oluşturulan kombinasyon kemoterapileri kullanılıyor. Evre I ve II’de bu kombinasyonları iki ya da dört kez vermek yeterli olurken evre ilerledikçe bu sayı artabiliyor.

Tedavide Hodgkin tipinden tamamen farklı ilaç tedavileriyle hareket etmek gerekiyor, çünkü bu hastalıkta farklı hücre popülasyonlarına yönelik tedavi düzenlemesine ihtiyaç duyuluyor. Kemoterapi ajanlarının yanı sıra hastalığa neden olan hücre ve türünün üreyerek fonksiyon görmesini engelleyen antikorlar da kemoterapi ile birlikte kullanılıyor. Antikorlar hücrelere yapışarak onların görev yapmasını engelliyor.

Radyoterapinin hangi hastalara uygulanacağına kitlenin boyutuna göre karar veriliyor. 10 cm’den büyük kitle olan vakalarda tek başına kemoterapi yetersiz kaldığı için sonrasında mutlaka radyoterapi uygulanması gerekiyor. Her iki tip lenfoma da radyoterapiye hassas oluyor. Ancak seçili vakalarda kitle boyutuna, bulunduğu yere ve uygulanan kemoterapiye alınan cevaba göre ilave radyoterapi vermek gerekiyor.

Hodgkin tipi lenfoma sıklıkla 15 – 35 yaş arasındaki kişiler ile 55 yaş ve üstündeki yetişkinlerde görülüyor. Epstein-Barr virüsü veya HIV enfeksiyonunun bulunması hastalık riskini artırıyor. Katılımsal ya da organ nakli sonrası kullanılan ilaçların bağışıklık sisteminin zayıflatması da hastalığın ortaya çıkışında önemli risk faktörleri olarak sıralanıyor. Hodgkin dışı lenfomada risk yaşla birlikte artıyor ve sıklıkla 60 yaş üzerinde görülüyor. Bu tipte de zayıflamış bağışıklık sisteminin yanı sıra HIV, Epstein-Barr virüsü, Helicobacter pilori, HTLV-1 enfeksiyonu ve Hepatit C virüsü gibi risk artırıcı unsurlar bulunuyor.

*Kan yapımında azalmaya paralel olarak hastanın akyuvarlarında, trombositte ve hemoglobin değerlerinde azalma
* Saç dökülmesi
* Mide bağırsak sistemine ait yan etkiler (bulantı, kusma, ishal)
* Yorgunluk
* Öksürük
* Deride döküntü
* Enfeksiyona eğilimde artış
*Geç dönem etkiler*
* Üreme fonksiyonunda anormallikler (üreme çağında tedavi öncesi sperm ve ovül dondurma öneriliyor)
* Beslenme bozukluğu
* Kulaklarda dolgunluk
* Bacaklarda şişlik
* Erken dönem kilo kaybı ya da artışı
* Yorgunluk
* Baş dönmesi
* Solunum zorluğu
* Öksürük
* Yutkunma güçlüğü
* Boğazda ağrı
* Kabızlık veya ishal
* Ateş yükselmeleri

Kategoriler
Kanser

Bu belirtiler neyin habercisi?

Vücudunuzda şişlik ve morarmalar oluyorsa, gece yükselip sabaha karşı düşen ateşiniz ve çamaşır değiştirtecek kadar yoğun terlemeniz varsa, son 6 ay içinde vücut ağırlığınızın yüzde 10’unu kaybettiyseniz lenf kanseri riskiyle karşı karşıya olabilirsiniz.

Lenfoma, lenf dokusunun kanseri olarak tanımlanıyor. ‘Kanser’ kelimesi günümüzde ürkütücülüğünü sürdürse de bu tedaviyi yöneten hematologlar tarafından tedavi edilebilir bir hastalık olarak tanımlanıyor. Tedavi sonuçlarının yüz güldürücülüğü, tedavinin her hastanın hastalık tipine özel planlanmasından kaynaklanıyor. İç Hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Ali Uğur Ural, lenfomanın gözden kaçırılmaması gereken belirtilerini, tanı yöntemlerini ve tedavi seçeneklerini anlatıyor.

Lenfoma için ‘lenfatik sistemin kanseri’ deniyor ve bu kavramı anlayabilmek için önce lenfatik sistemi tanımak gerekiyor. Lenfatik sistem, kemik iliği içinde bulunan bazı beyaz hücre grupları, karaciğer, dalak ve lenf bezlerinden oluşuyor. Bu sistemde bulunan organlar akyuvarların varlığı nedeniyle vücudun en önemli savunma sistemini oluşturuyor. Lenfoma, soruna neden olan hücre gruplarının birbirinden farklı olması nedeniyle; Hodgkin ve Hodgkin dışı olarak iki tipe ayrılıyor.

Bu sorun, tıp dilinde lenfoma, halk arasında ise lenf kanseri olarak ifade ediliyor. Kanser kelimesi kulağa çok korkutucu gelse de bu kanser türü tedavi sonuçları açısından hematologların yüzünü en çok güldüren hastalıklardan biri olarak görülüyor. Bu sorunun varlığında; hastalığın tedavisi, vücuttan atılabilmesi ve hastanın normal ömrünü sürdürmesi mümkün hale geliyor. Lenfomanın nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte sonradan kazanıldığı ve bulaşıcı olmadığı biliniyor. Bazı tip lenfomalarda hastalığın oluşumunu kolaylaştıran risk faktörleri bulunuyor.

HTLV-1, HIV gibi bağışıklık sistemini etkileyen virüslerin de hastalıkta etkili olabildiği düşünülüyor. Başka bir kanser tipi nedeniyle tedavi gören hastalarda, tedavinin bağışıklık sistemini zayıflatması da lenfoma açısından bir risk faktörü olabiliyor.

Lenfomanın hastayı doktora sürükleyen en önemli belirtisi vücudun çeşitli yerlerinde çıkan lenf bezi büyümeleri yani şişlikler oluyor. Yapılan araştırmalar, lenf bezi büyümelerinin en sık boyun çevresinde olduğunu gösteriyor. Bunun dışında koltuk altı, kasıklar, kalp civarı, karın ve göğüs boşluğunda da görülebiliyor. Ancak lenf bezi büyümelerinin hepsi lenfomaya işaret etmiyor. Bazı kanser tiplerinin metastazları, yani lenf bezlerine yayılması da lenf bezi büyümesi olarak görülüyor. Ek olarak, bahsedilen organların enfeksiyona karşı koymaları nedeniyle bu bölgelerde boğaz ya da diş enfeksiyonuna bağlı büyümeler görülebiliyor. Enfeksiyon ihtimali tetkiklerle ortadan kaldırıldığında akla lenfoma geliyor” diyen Prof. Dr. Ural, bu lenf bezi büyüklüklerinin gelip geçici olmadıklarını ve tedavi edilmedikleri sürece büyümeye devam ettiklerini söylüyor.

Lenf bezi büyüklükleri önce fındık, sonra sırasıyla ceviz, mandalina hatta bazı hastalarda portakal büyüklüğüne ulaşabiliyor. Lenf bezinin konumu nedeniyle fark edilmediği durumlarda; nefes darlığı ve karın ağrısı gibi belirtileri de olabiliyor. Bunların yanı sıra geceleri yükselip sabaha karşı düşen ve hastanın çamaşır değiştirmesini gerektirecek kadar terlemesine neden olan ateş yüksekliği ile hastanın son 6 ay içinde ki ağırlığının yüzde 10’undan fazlasını kaybetmesi de lenfomayı düşündürüyor. Hodgkin tipi lenfomada büyümüş lenf nodlarının alkol alımıyla birlikte ağrıması da dikkat çekici bir belirti olarak görülüyor. Yine lenf nodlarının büyümesi ve bunlardan salgılanan birtakım maddeler, vücutta ilaçlara yanıt vermeyen yaygın bir kaşıntı oluşumuna neden olabiliyor.

İleri dönem vakalarda ise eğer lenfatik sistem haricinde kemik iliği tutulumu varsa Hodgkin veya Hodgkin dışı lenfomalarda hasta kemik iliği tutulumuyla ilgili; halsizlik, güçsüzlük, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetler yaşayabiliyor. Lenf bezlerinde herhangi bir belirti olmaması durumunda, kansızlık da bazen tek başına lenfoma işareti olabiliyor. Trombosit düşüklüğü, diş etinde kanama ve morarmalar, kadınlarda adetin uzun sürmesi şeklinde bulgular da bu konuda uyarıcı oluyor.

“Lenfatik sistem hematolojinin alanına giriyor” diyen ve ” Diğer klinisyenler lenf bezleri büyüklüğü ile karşılaştıklarında önce enfeksiyon ile ilgili olup olmadığını inceleyip enfeksiyon odağı bulunamadığında hastayı bize yönlendiriyorlar” diye devam eden Ural, bu konuda yapılan önemli bir yanlışa dikkat çekerek, ” Bazen enfeksiyon odağı bulunamadığı halde, enfeksiyon olasılığı düşünülerek kimi zaman 15 gün, kimi zaman ise bir ay kadar antibiyotik kullanımı öneriliyor. Bunun sonucunda hastanın doğru tedavi alabileceği süre boş yere harcanmış oluyor” diyor.

Enfeksiyona bağlı büyüyen lenf bezleri, büyüklüğü ne olursa olsun çoğunlukla ağrılı oluyor. Ağrısız olması ise lenfomayı düşündürüyor. Lenfomayı düşündüren bir diğer özelliğin ise büyüme hızı olduğu belirtiliyor. Bir hafta içinde hızlı bir büyümegerçekleşmesi ve şişliğin çapının 1.5- 2 cm’den çok olması akla lenfomayı getiriyor. Enfeksiyona ait lenf bezleri muayenede kolaylıkla yerinden oynarken, lenfomaya bağlı olanlar sert ve alttaki dokulara yapışık oluyor. Bunun dışında yine enfeksiyona bağlı lenf bezlerinde büyüme genellikle tek odaklı iken lenfomaya bağlı büyümelerde kitlelerin birleşerek büyümesine rastlanıyor.

“Lenfoma tanısının hematologlar tarafından konulmadığı belirtiliyor. Kesin tanı koyabilmek için lenf bezinin patoloji örneği ve patolojik değerlendirmesi gerekiyor. Patoloğun lenf bezinin tamamını görmesi gerektiği için cerrahi olarak çıkarılması öneriliyor. Hastalık, vücutta lenf bezlerinin tutmuş olduğu bölgelere göre evrelendiriliyor. Tanı konulduktan sonra vücudun başka bölgelerinde lenf bezleri olup olmadığını değerlendirmek için görüntüleme sistemlerinden yararlanılıyor. Sıklıkla PET-CT taraması ile tutulumun nerelerde olduğu belirleniyor. Sadece bir lenf bezi yöresinde tutulum varsa bu, Evre I olarak tanımlanıyor. Buna karşın hem koltuk altında hem de boyun yöresinde lenf bezi büyümesi Evre II, diyafram zarının her iki tarafında bulunması ise Evre III anlamına geliyor. Tek başına karaciğer ya da tek başına kemik iliği tutulması olması hastalığın Evre IV olduğunu gösteriyor. Ayrıca lenfatik sistem dışında bir organın yaygın tutulumu da Evre IV’e giriyor.

Kategoriler
Kanser

Soğuk havada sigara içmeyin!

Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Leyla Sağlam, yaptığı açıklamada, sigaranın sağlık açısından çok zararlı olduğunu belirterek, Türkiye’de sigarayla mücadelede önemli mesafe alındığını söyledi.

Erkeklerin yanı sıra özellikle ekonomik düzeyi yüksek kadınların da sigara kullandığını anlatan Sağlam, ”Kadınlarda ekonomik düzeyi yüksekliğiyle sigara içme arasında bir paralellik var. Eğer kendisi maaş alıyor ve ekonomik durumu iyiyse sigara içme oranı daha yüksek. Normal ev hanımlarında o kadar fazla sigara içme yok. Şehirlerde kadınlar daha fazla sigara içiyor, köylerde ise az. Köylerde de erkekler daha fazla sigara içiyor” diye konuştu.

Az sigara içmenin de zararlı olduğunu ifade eden Sağlam, soğuk havada içilen sigaranın daha zarar olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

”Soğuk havalarda insanlar ısınmak istedikleri için sigarayı daha derin çekiyorlar, sayı olarak da daha fazla içiyorlar. Daha derin çektikleri için de sigara daha tehlikeli oluyor. Hava soğukken hem sayı olarak hem de içim şekli olarak fazla içtikleri için daha çok zararlı. Sigaranın yaptığı hastalıkları artık herkes biliyor. Başta akciğer olmak üzere tüm sistem kanserlerinde etkili. Yani akciğer kanserini hem başlatıcı hem ilerletici konumunda. Diğer organ kanserlerinde de içmeyenlere göre kat kat daha fazla kanser riskini artırıyor. Bir kere kanser, kalp ve damar hastalıkları çok önemli. Felç, kalp krizleri, damar tıkanıklıklarına neden oluyor.”

Sigara kullananlarda KOAH’ın sık görüldüğünü ve sigara içenlerin bundan muzdarip olduğunu anımsatan Sağlam, ”Kanserler içerisinde en üst sırayı alan kanser çeşidi akciğer kanseridir. Kadınlarda meme, erkeklerde akciğer kanseri, ama kadınlarda da akciğer kanserinde bir artış var. Sigara içmeyle ilişkili yine. Kadınlarda sigara içme oranı artıkça onlarda da akciğer kanseri arttı” diye konuştu.

Sigarayla mücadelede toplum olarak iyiye doğru gittiğine dikkati çeken Sağlam, şöyle devam etti:

”Yıllar önce şehirlerarası otobüslerde sigara dumanından görünmezdi. Bugün çok temiz çok güzel, konforlu yolculuk yapılıyor. 5-10 yıl sonra zaten hedefimiz, ‘2023 yılında sigarasız bir Türkiye.’ Şu an istediğimiz yerdeyiz. Sağlık Bakanımızın bu konuda ulusal komitenin güzel çalışmaları, destekleri var. Yani herkes destek olduğu müddetçe güzel çalışmalar olacak. Tabii destek bireyden başlıyor. İyi çalışmalar var, çok güzel bir yasamız var. Avrupa’da geçen yıl üçüncüydük. Bu yıl lideriz. Önümüzdeki yıllar en iyi sigara kontrolünde ilk ülke konumuna geleceğiz.”

Kategoriler
Kanser

Bilirkişiler çelişti ortalık karıştı!

İstanbul’da gittiği özel hastanede tüberküloz teşhisi konularak bu yönde tedavisi yapılan ve taburcu edilen 39 yaşındaki iki çocuk babası Kemal Biçer’in, 1.5 yıl sonra gittiği hastanede, cerrahi müdahalesi ve iyileşmesi mümkün olan akciğer kanseri olduğu ortaya çıktı.

Teşhis geç konulduğu için kanser beline sıçrayan Kemal Biçer, 6 ay sonra 2010 yılı Şubat ayında hayatını kaybetti. Biçer’in ailesinin hastane aleyhine açtığı 600 bin liralık tazminat davasında iki ayrı bilirkişi raporu alındı.

Marmara Üniversitesi Göğüs Hastalıkları uzmanlarınca düzenlenen ilk bilirkişi raporunda “tıbbi hata var” denildi. Raporda, hastanın tüberküloz tedavisi gördüğü süreçte kontrollerine düzenli gitmediği için doğru tanı konulamadığı belirtildi. Biçer’in kanserden öldüğü, teşhis ve tedavisinde hastane doktorlarının tıbbi bir hatasının bulunmadığı kaydedildi. İtiraz üzerine Adli Tıp Uzmanı Dr. Mustafa Uzun ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Server Yarar tarafından hazırlanan ikinci bilirkişi raporunda ise “tıbbi hata yoktur” denildi.

Bu raporda, doktorların yanlış teşhis ve tedavi uygulayarak genç adamın gerçek tedavisinde geç kalındığı belirtildi. İki çelişkili bilirkişi raporu üzerine mahkeme nihai karar için hakem bilirkişi heyeti atadı. Kemal Biçer’in ablası Meral Biçer, “2 ayrı bilirkişinin 2 farklı görüş içeren rapor vermesi, sağlık personelimize ve sektörümüze olan inancımızı yitirmemize neden oldu.” dedi. 

Kategoriler
Kanser

Brokoli tartışmaları kızışıyor

Nobel Ödülü alan ABD’li bilim insanı James Watson’un ‘brokoli, yaban mersini gibi gıdaların ve vitamin haplarının yararından çok zararları olabileceği’ konusunda uyarıda bulunmasına karşı, bu konuda çalışma yapan uzman doktorlar basın bildirisi yayınlayarak, bu açıklamanın doğru olmadığını savundu.

Boşuna yemişiz haberini görmek için tıklayınız

Son yıllarda en önemli sağlıklı gıda gelişmelerinden biri olan brokoli filizinin, yoğun vitamin ve minerallerin yanı sıra çok güçlü anti-kanserojen madde olan “sulphoraphane” içermesiyle en güçlü kanser savaşçısı bitkilerden biri olduğu belirtildi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Canfeza Sezgin, “sulphoraphane”ın sadece kanser hücrelerini değil, kanser kök hücrelerini de yok ettiğini açıkladı. Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada ise, “ Brokoli etkisini vücutta faz II detoksifikasyon enzimlerini (glutatyon-S-transferaz) uyararak gösterirler.

Brokoli, vücutta meydana gelen zararlı maddelerin (metabolitler) etkisiz hale dönüştürülerek böbreklerden atılmasını sağlayan vücudun savunmacı, temizlikçi elemanlarını desteklerler. Tamamen bir destek kuvveti. Bu etkileri bilimsel olarak ortaya konulmuş, gerek klinik çalışmalar ve gerekse saha çalışmaları ile doğrulanmıştır” dedi.

Uzun yıllardır brokoli üzerinde çalışmalar yapan John Jacob Abel Ödüllü Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Moleküler Bilimler Bölümü’nden Prof. Dr. Paul Talalay, “Brokolinin lifleri, A vitamini, C vitamini, folik asit ve kalsiyum gibi beslenme açısından değeri olan birçok fayda sağlar. Bunun yanı sıra brokoli glukosinolatlar denilen fitokimyasalları (bitkilerde doğal olarak var olan bir kimyasal bileşik) içermektedir.

Aynı zamanda SGS olarak bilinen bir glukosinolat –glukorafanin- vücudu kansere ve diğer hastalıklara karşı koruyan bir grup enzimin faaliyetini arttıran sulforafanı üretmektedir. Bu bileşiklerin bitkiler tarafından esasen yırtıcı hayvanlara karşı savunma olarak üretildiğine inanılmaktadır.(Fahey 1997). Isı açısından istikrarlı ve suda eriyebilen glukosinolatlar, glukorafanini sulforafana dönüştüren fakat fiziksel olarak glukosinolatlardan ayrı olduğu için normalde aktif olmayan mirosinazı enzimiyle birlikte bitki hücrelerinde mevcuttur. Çiğneme veya yemeğin hazırlanması sonrasında, enzim serbest kalmakta ve sulforafan oluşumu başlamaktadır.

Ancak her ne kadar mirosinaz ısıtma sonucunda (örneğin pişirme) etkinliğini yitirse de, insanın mide-bağırsak kanalının mikroflorası bu dönüşümü gerçekleştirmektedir (Shapiro 1998; 2001). Bu enzim dönüşümü kritik önem taşımaktadır çünkü sulforafan bu bileşiklerin biyolojik olarak aktif olan formudur. Glukorafaninin hayvanlarda ve insanlarda sulforafanın temin edilmesinde etkili bir ön taşıt olduğuna dair oldukça fazla sayıda kanıt vardır” diye konuştu.

Çalışmalarından bahseden Talalay, “1992 yılında, bizim laboratuar ekibimiz brokoli ve lahana gibi kireçli sebzelerde mevcut olan sulforafan glukosinatın (SGS) öncüsü olduğu sulforafanı izole ettiğini belirledi. Kanıtlar sulforafanın dolaylı bir antioksidan olarak fonksiyon gösterdiğini ve uzun dönemlerde tek seferde birçok serbest radikali nötralize etmeyi başardığını göstermektedir. Vücutta hücreleri oksidanların, toksinlerin ve her gün hücrelerimize saldıran diğer tehditlerin verebileceği hasara karşı korumaktan sorumlu bir enzimler ailesi –Faz 2 enzimleri- bulunduğu keşfettik. Bu Faz 2 enzimleri sistemi vücudun kendisini korumasına yardım etmek için milyonlarca yıllık bir süreçte doğa tarafından geliştirilmiştir. Ancak bu enzim sistemleri her zaman maksimum verimle çalışamamaktadır. Biz bu enzimleri harekete geçirebilen ve böylece hücreyi bu tür hasarlara karşı koruyabilen belirli bileşikler belirledik.

Bu bileşiklerden biri antioksidanlar olarak bilinmektedir. Antioksidanlar; serbest radikallerin sebep olduğu hasardan hücrelerimizi koruyan fitokimyasalar, vitaminler ve diğer besin maddeleridir. Oksidasyona bağlı hücre hasarının kanserin ortaya çıkmasında, yaşlanmada ve birçok kronik hastalıkta rol oynadığı düşünülmektedir. Antioksidanlar; oksidasyonu engelleyemeye yardımcı olabilir, bağışıklık sisteminin tepkilerini arttırabilir ve muhtemelen enfeksiyon ve kanser riskini azaltabilir” dedi.

“Brokolide bulunan ve uzun etkili birantioksidan olan SGS, 72 saat boyunca (üç gün) etkisi kanıtlanmış koruma sağlamaktadır ve bu süre C ve E vitaminleri ve beta karoten gibi etkisi sadece birkaç saat süren direkt antioksidanların etki süresinden uzundur” diye devam eden Prof. Dr. Paul Talalay, “Bunun yanı sıra bizim laboratuarlarımızda ve dünyadaki diğer laboratuarlarda yapılan çalışmalar Faz 2 detoksifikasyon enzimlerinin aynı zamanda anti-bakteriyel, anti-enflamatuar, anti-UV-Işığı-Hasarı etkilerine ve potansiyel faydaları oldukça arttıran diğer eylem biçimlerine sahip olduğunu göstermeye odaklanmıştır. Çalışmalarımıza brokolinin hastalık önleyici bileşenleri ve en etkilisi sulforafan olan fitokimyasalları içerdiği keşfettiğimiz 1990’lı yıllarda başladık. Doğal bir bileşik olan sulforafan, koruyucu enzimleri harekete geçirerek vücudun doğal kanserle mücadele etme yeteneğini aktive etmektedir ve Bilimler Akademisi Toplantıları adlı yayında basılan bu keşif tüm dünyanın ilgilisi çekti ve taze sebze tüketiminin arttırılması ile kanser riskinin azalması arasındaki bağlantıya dair anlayışımızda bir devrim yarattı. Bundan sonra yapılan çalışmalar sulforafanın göğüs ve kolon kanserinin ve aynı zamanda farelerde diğer tümörlerin gelişimini önlediğini ve kanserin önlenmesinden ve kansere karşı korunmada önemli bir rol oynadığını ortaya çıkardı.

Bitkiler üzerine uzman bir kişi arayışımız sonrasında, Dr. Jed Fahey 1993’te ekibe katıldı ve brokoliyi bu derece önemli kılan sırların ne olduğunu araştırmaya başladı. Kısa bir süre içinde Dr. Fahey bitki ne kadar küçük olursa, kemo-koruyucu veya kanserle mücadele etkisinin de o kadar fazla olduğu buldu. Tohum sulforafanın öncü molekülünün (sulforafan glukosinolat veya SGS) en konsantre durumda yer aldığı kısmıdır ve bu madde bitki büyüdükçe sulanmaktadır.

Genetik de bu işte bir rol oynamaktadır; bu yüzden çok yüksek seviyelerde sulforafan glukosinat içeren bitki türleri yetiştirdik. Zaman içinde, brokolide bulunan bu önemli koruyucu bileşiğin genç üç günlük brokoli filizlerinde daha olgun brokoli bitkilerine nazaran 20 misli fazla olduğunu ve bunların tohumdan çıkarılabileceğini bulduk. John Hopkins Üniversitesi’nde ve tüm dünyada yer alan laboratuarlarımızda yapılan 10 yıllık araştırmalar sonrasında, elde edilen sonuçlar sulforafanın potansiyel kanser önleyici etkileri olduğunu gösterdi. Araştırma ekibimiz şu anda sulforofan ve sağlığı koruyan ve kanseri önleyebilen diğer fitokimyasallar üzerinde çalışmaya devam ediyor. Johns Hopkins Üniversitesi bilim adamlarının gerçekleştirdiği çalışmaların sonunda brokolinin içinde keşfettikleri sulforaphane glucosinolate maddesinin kanserden korunmaya yardımcı olduğuna dair 700’e yakın bilimsel çalışma yayınlanmıştır” ifadelerini kullandı.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Canfeza Sezgin ise, “Brokoli filizinde bulunan sülforafan isimli doğal bileşik, kanser hücrelerinin yanı sıra kanser kök hücrelerini öldürmektedir. Ayrıca hava kirliliği, sigara içilmesi, hepatit hastalığı, kolesterol yüksekliği gibi durumlarda insanlarda ciddi yararı olduğu bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Bu nedenle üzerinde en çok durulan antikanser doğal ürünler arasında gelmektedir. Bilimsel alanda yapılan yüzlerce araştırmada kaliteli standardize brokoli filizinin gerek laboratuar, gerek hayvan, gerekse insan çalışmalarında ciddi bir yan etkisi olmadığı gösterilmiştir. Kanser riskini arttırdığına dair hiçbir bilimsel çalışma bulunmamaktadır.

Brokoli ve benzeri grupta bulunan sebzelerin sağlık için yararı bilim dünyasında tartışmasız kabul görmektedir. Daha yeni yapılan ve Annals of Oncology dergisinde Aralık ayında yayımlanan yüz binlerce sağlıklı insanın değerlendirildiği meta-analizde başını brokolinin çektiği sebzelerin bol miktarda tüketilmesinin kalınbağırsak kanserini riskini belirgin şekilde azalttığı gösterilmiştir. Özellikle; alkol tüketimi, sigara tüketimi, ciddi hava kirliliği, damar sertliği, şeker hastalığı, sinir sistemi hastalıkları ve kanser gibi hastalıklarda serbest oksijen radikali olarak isimlendirilen ve normal sağlıklı hücrelerin gerek hücre duvarına gerekse genetik şifresine hasar vererek hücrelerin yapısının değişmesine, fonksiyonlarının bozulmasına neden olan maddelerin vücuttaki miktarı artar. Doğal antioksidan bileşenler (brokoli filizinde, sulforafan; zerdeçalda, curcumin; zenzefildeki, gingerol gibi) bu hasarın azaltılmasında, normal hücrelerin korunmasında yararlı olmaktadır ve bu birçok bilimsel araştırmada gösterilmiştir. Günümüzde de saygın bilim adamları tarafından tamamlayıcı ‘Yeşil Tedavi’ konsepti bilimsel araştırmalar neticesinde geliştirilmiş ve uygulanmaktadır” dedi.

Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Erdem Yeşilada, “DNA sarmalını keşfeden Nobelli ünlü bilim adamı James Watson’un yayımlanan bir yazısında ifade ettiği görüşlerine dayanarak antioksidanların zararlı olduğu konusunda yapılan yorumlar ne derece gerçekçi? Bu kadar ünlü ve saygın bir bilim adamının görüşlerini tartışmak elbette haddim olamaz. Ancak burada tartışılması gereken husus, Prof.Watson’un görüşleri değil, buna bağlı olarak yapılan yorumlar. Bunca teknolojik gelişmeye rağmen insanoğlu hâla doğanın ve insan vücudunun gizemi karşısında çaresiz. Bizler içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, insanların Mars gezegenine üs kurmaya hazırlandığı çağda, hâla ‘Vitaminler etkisiz mi?’, ‘Yüksek Kolesterol yararlı mı zararlı mı?’ konularını tartışıyoruz. Komik değil mi?

Kanımca burada önemli husus herkesin konuya dar bir açıdan bakması. Çünkü herkesin ‘yarar’ ve ‘zarar’ tanımı farklı. Çünkü insanlar ‘etki’ veya ‘yararı’ çizgi karakter Temel Reis’in Ispanak konservesi gibi görmek istiyor. Aslında tüm insanlar ya da bilim adamlarının beklentileri bu; bir ıspanak konservesi yediğinde müthiş bir güce erişmek. Esasında gazetelerde yer alan haberi hazırlayanlar yaratıcılıklarını kullanarak manşete Watson’un yorumunu değil de herkesin gözdesi antioksidanlar ürünleri taşımışlar. Brokoli, yaban mersini, nar, sarımsak, portakal, böğürtlen, zeytinyağı, zencefil; ne kadar antioksidan varsa… Kanserlerden koruduğu bildirilen ne kadar antioksidan varsa hepsi. İnsanların kafası duman içerisinde; tam bir hayal kırıklığı. Gelin şimdi işin aslına bakalım! Prof. Watson’un söyledileri zaten yeni bir şey değil. Biraz bilimle uğraşan herkes biliyor; antioksidanlar fazla miktarda kullanılırsa ‘prooksidan’ da olabilir. Yani hücreye, amaçlananın aksine, oksidatif hasar vermeye başlayabilir. Ben bu konuyu yazılarımda sıklıkla gündeme getiririm. Fazla kullanıldığında ‘su bile öldürebilir’. Önemli olan dengeli, ölçülü, uygun kullanımdır” diye konuştu. Brokoliye değinen Yeşilada, şu açıklamayı yaptı:

“Brokoli, etkisini vücutta faz II detoksifikasyon enzimlerini (glutatyon-S-transferaz) uyararak gösterirler. Yani vücutta meydana gelen zararlı maddelerin (metabolitler) etkisiz hale dönüştürülerek böbreklerden atılmasını sağlayan vücudun savunmacı, temizlikçi elemanlarını desteklerler. Tamamen bir destek kuvveti. Bu etkileri bilimsel olarak ortaya konulmuş, gerek klinik çalışmalar ve gerekse saha çalışmaları ile doğrulanmıştır. Aklıma gelen bir başka benzeri bir konuyu hatırladım. Bundan otuz yıl kadar önce bazı deneysel bulguları yorumlayarak ‘elmanın kansere yol açtığı’ bilgisi gündeme bomba gibi düşmüştü. Tabii o zamanlar internet olmadığından fazla kişinin haberi olduğunu sanmıyorum. Ancak bu gün gelinen noktada Amerikan Kanser Enstitüsü ‘NCI’ web sitesinde ‘günde bir elma kanseri önler’ diye yazıyor.”

Kategoriler
Kanser

Brokoli kanser savar!

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Canfeza Sezgin, “Sulphoraphane”ın sadece kanser hücrelerini değil, kanser kök hücrelerini de yok ettiğini açıkladı. Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Erdem Yeşilada ise  “ Brokoli etkisini vücutta faz II detoksifikasyon enzimlerini (glutatyon-S-transferaz) uyararak gösterirler.” diyerek “Brokolivücutta meydana gelen zararlı maddelerin (metabolitler) etkisiz hale dönüştürülerek böbreklerden atılmasını sağlayan vücudun savunmacı, temizlikçi elemanlarını desteklerler. Tamamen bir destek kuvveti. Bu etkileri bilimsel olarak ortaya konulmuş, gerek klinik çalışmalar ve gerekse saha çalışmaları ile doğrulanmıştır.”dedi. 

 
 
Prof. Dr. Paul Talalay’ın uzun yıllardır brokoli üzerinde sürdürdüğü çalışmalar büyük değer taşıyor. Brokoli ve antioksidanların kansere karşı yürütülen savaştaki yararları konusunda bilim insanlarının açıklamaları şöyle: 
 
Prof. Dr. Paul Talalay
John Jacob Abel Ödüllü Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Moleküler Bilimler Bölümü
 
Brokolinin lifleri, A vitamini, C vitamini, folik asit ve kalsiyum gibi beslenme açısından değeri olan birçok fayda sağlar. Bunun yanı sıra brokoli glukosinolatlar denilen fitokimyasalları (bitkilerde doğal olarak var olan bir kimyasal bileşik) içermektedir. Aynı zamanda SGS™ olarak bilinen bir glukosinolat –glukorafanin- vücudu kansere ve diğer hastalıklara karşı koruyan bir grup enzimin faaliyetini arttıran sulforafanı üretmektedir.
 
Bu bileşiklerin bitkiler tarafından esasen yırtıcı hayvanlara karşı savunma olarak üretildiğine inanılmaktadır.(Fahey 1997). Isı açısından istikrarlı ve suda eriyebilen glukosinolatlar, glukorafanini sulforafana dönüştüren fakat fiziksel olarak glukosinolatlardan ayrı olduğu için normalde aktif olmayan mirosinazı enzimiyle birlikte bitki hücrelerinde mevcuttur. Çiğneme veya yemeğin hazırlanması sonrasında, enzim serbest kalmakta ve sulforafan oluşumu başlamaktadır. Ancak her ne kadar mirosinaz ısıtma sonucunda (örneğin pişirme) etkinliğini yitirse de, insanın mide-bağırsak kanalının mikroflorası bu dönüşümü gerçekleştirmektedir (Shapiro 1998; 2001). Bu enzim dönüşümü kritik önem taşımaktadır çünkü sulforafan bu bileşiklerin biyolojik olarak aktif olan formudur. Glukorafaninin hayvanlarda ve insanlarda sulforafanın temin edilmesinde etkili bir ön taşıt olduğuna dair oldukça fazla sayıda kanıt vardır. 
 
1992 yılında, bizim laboratuar ekibimiz brokoli ve lahana gibi kireçli sebzelerde mevcut olan sulforafan glukosinatın (SGS) öncüsü olduğu sulforafanı izole ettiğini belirledi. Kanıtlar sulforafanın dolaylı bir antioksidan olarak fonksiyon gösterdiğini ve uzun dönemlerde tek seferde birçok serbest radikali nötralize etmeyi başardığını göstermektedir.
 
Vücutta hücreleri oksidanların, toksinlerin ve her gün hücrelerimize saldıran diğer tehditlerin verebileceği hasara karşı korumaktan sorumlu bir enzimler ailesi –Faz 2 enzimleri- bulunduğu keşfettik. Bu Faz 2 enzimleri sistemi vücudun kendisini korumasına yardım etmek için milyonlarca yıllık bir süreçte doğa tarafından geliştirilmiştir. Ancak bu enzim sistemleri her zaman maksimum verimle çalışamamaktadır. Biz bu enzimleri harekete geçirebilen ve böylece hücreyi bu tür hasarlara karşı koruyabilen belirli bileşikler belirledik. 
 
Bu bileşiklerden biri antioksidanlar olarak bilinmektedir. Antioksidanlar serbest radikallerin sebep olduğu hasardan hücrelerimizi koruyan fitokimyasalar, vitaminler ve diğer besin maddeleridir. Oksidasyona bağlı hücre hasarının kanserin ortaya çıkmasında, yaşlanmada ve birçok kronik hastalıkta rol oynadığı düşünülmektedir. Antioksidanlar oksidasyonu engelleyemeye yardımcı olabilir, bağışıklık sisteminin tepkilerini arttırabilir ve muhtemelen enfeksiyon ve kanser riskini azaltabilir.
 
Brokolide bulunan ve uzun etkili birantioksidan olan SGS, 72 saat boyunca (üç gün) etkisi kanıtlanmış koruma sağlamaktadır ve bu süre C ve E vitaminleri ve beta karoten gibi etkisi sadece birkaç saat süren direkt antioksidanların etki süresinden uzundur. Bunun yanı sıra bizim laboratuarlarımızda ve dünyadaki diğer laboratuarlarda yapılan çalışmalar Faz 2 detoksifikasyon enzimlerinin aynı zamanda anti-bakteriyel, anti-enflamatuar, anti-UV-Işığı-Hasarı etkilerine ve potansiyel faydaları oldukça arttıran diğer eylem biçimlerine sahip olduğunu göstermeye odaklanmıştır.
 
Çalışmalarımıza brokolinin hastalık önleyici bileşenleri ve en etkilisi sulforafan olan fitokimyasalları içerdiği keşfettiğimiz 1990’lı yıllarda başladık. Doğal bir bileşik olan sulforafan, koruyucu enzimleri harekete geçirerek vücudun doğal kanserle mücadele etme yeteneğini aktive etmektedir ve Bilimler Akademisi Toplantıları adlı yayında basılan bu keşif tüm dünyanın ilgilisi çekti ve taze sebze tüketiminin arttırılması ile kanser riskinin azalması arasındaki bağlantıya dair anlayışımızda bir devrim yarattı. Bundan sonra yapılan çalışmalar sulforafanın göğüs ve kolon kanserinin ve aynı zamanda farelerde diğer tümörlerin gelişimini önlediğini ve kanserin önlenmesinden ve kansere karşı korunmada önemli bir rol oynadığını ortaya çıkardı. 
 
Bitkiler üzerine uzman bir kişi arayışımız sonrasında, Dr. Jed Fahey 1993’te ekibe katıldı ve brokoliyi bu derece önemli kılan sırların ne olduğunu araştırmaya başladı. Kısa bir süre içinde Dr. Fahey bitki ne kadar küçük olursa, kemo-koruyucu veya kanserle mücadele etkisinin de o kadar fazla olduğu buldu. Tohum sulforafanın öncü molekülünün (sulforafan glukosinolat veya SGS) en konsantre durumda yer aldığı kısmıdır ve bu madde bitki büyüdükçe sulanmaktadır. Genetik de bu işte bir rol oynamaktadır; bu yüzden çok yüksek seviyelerde sulforafan glukosinat içeren bitki türleri yetiştirdik.
 
Zaman içinde, brokolide bulunan bu önemli koruyucu bileşiğin genç üç günlük brokoli filizlerinde daha olgun brokoli bitkilerine nazaran 20 misli fazla olduğunu ve bunların tohumdan çıkarılabileceğini bulduk. John Hopkins Üniversitesi’nde ve tüm dünyada yer alan laboratuarlarımızda yapılan 10 yıllık araştırmalar sonrasında, elde edilen sonuçlar sulforafanın potansiyel kanser önleyici etkileri olduğunu gösterdi. Araştırma ekibimiz şu anda sulforofan ve sağlığı koruyan ve kanseri önleyebilen diğer fitokimyasallar üzerinde çalışmaya devam ediyor. 
 
Johns Hopkins Üniversitesi bilim adamlarının gerçekleştirdiği çalışmaların sonunda brokolinin içinde keşfettikleri sulforaphane glucosinolate maddesinin kanserden korunmaya yardımcı olduğuna dair 700’e yakın bilimsel çalışma yayınlanmıştır. 
 
 
Doç. Dr. Canfeza Sezgin
İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi
 
Brokoli filizinde bulunan sülforafan isimli doğal bileşik, kanser hücrelerinin yanı sıra kanser kök hücrelerini öldürmektedir. Ayrıca hava kirliliği, sigara içilmesi, hepatit hastalığı, kolesterol yüksekliği gibi durumlarda insanlarda ciddi yararı olduğu bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Bu nedenle üzerinde en çok durulan antikanser doğal ürünler arasında gelmektedir. Bilimsel alanda yapılan yüzlerce araştırmada kaliteli standardize brokoli filizinin gerek laboratuar, gerek hayvan, gerekse insan çalışmalarında ciddi bir yan etkisi olmadığı gösterilmiştir. Kanser riskini arttırdığına dair hiçbir bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Brokoli ve benzeri grupta bulunan sebzelerin sağlık için yararı bilim dünyasında tartışmasız kabul görmektedir. Daha yeni yapılan ve Annals of Oncology dergisinde Aralık ayında yayımlanan yüz binlerce sağlıklı insanın değerlendirildiği meta-analizde başını brokolinin çektiği sebzelerin bol miktarda tüketilmesinin kalınbağırsak kanserini riskini belirgin şekilde azalttığı gösterilmiştir.
 
Özellikle; alkol tüketimi, sigara tüketimi, ciddi hava kirliliği, damar sertliği, şeker hastalığı, sinir sistemi hastalıkları ve kanser gibi hastalıklarda serbest oksijen radikali olarak isimlendirilen ve normal sağlıklı hücrelerin gerek hücre duvarına gerekse genetik şifresine hasar vererek hücrelerin yapısının değişmesine, fonksiyonlarının bozulmasına neden olan maddelerin vücuttaki miktarı artar. Doğal antioksidan bileşenler (brokoli filizinde, sulforafan; zerdeçalda, curcumin; zenzefildeki, gingerol gibi) bu hasarın azaltılmasında, normal hücrelerin korunmasında yararlı olmaktadır ve bu birçok bilimsel araştırmada gösterilmiştir. Günümüzde de saygın bilim adamları tarafından tamamlayıcı ‘Yeşil Tedavi’ konsepti bilimsel araştırmalar neticesinde geliştirilmiş ve uygulanmaktadır. 
 
 
 
Prof.Dr. Erdem Yeşilada
Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Anabilim Dalı Başkanı
DNA sarmalını keşfeden Nobelli ünlü bilim adamı James Watson’un yayımlanan bir yazısında ifade ettiği görüşlerine dayanarak antioksidanların zararlı olduğu konusunda yapılan yorumlar ne derece gerçekçi? Bu kadar ünlü ve saygın bir bilim adamının görüşlerini tartışmak elbette haddim olamaz. Ancak burada tartışılması gereken husus, Prof.Watson’un görüşleri değil, buna bağlı olarak yapılan yorumlar.
 
Bunca teknolojik gelişmeye rağmen insanoğlu hâla doğanın ve insan vücudunun gizemi karşısında çaresiz. Bizler içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, insanların Mars gezegenine üs kurmaya hazırlandığı çağda, hâla “Vitaminler etkisiz mi?”, “Yüksek Kolesterol yararlı mı- zararlı mı?” konularını tartışıyoruz. Komik değil mi? Kanımca burada önemli husus herkesin konuya dar bir açıdan bakması. Çünkü herkesin “yarar” ve “zarar” tanımı farklı. Çünkü insanlar “etki” veya “yararı” çizgi karakter Temel Reis’in Ispanak konservesi gibi görmek istiyor. Aslında tüm insanlar ya da bilim adamlarının  beklentileri bu; bir ıspanak konservesi yediğinde müthiş bir güce erişmek. 
   
Esasında gazetelerde yer alan haberi hazırlıyanlar yaratıcılıklarını kullanarak manşete Watson’un yorumunu değil de herkesin gözdesi antioksidanlar ürünleri taşımışlar. Brokoli, yaban mersini, nar, sarımsak, portakal, böğürtlen, zeytinyağı, zencefil; ne kadar antioksidan varsa… Kanserlerden koruduğu bildirilen ne kadar antioksidan varsa hepsi. İnsanların kafası duman içerisinde; tam bir hayal kırıklığı. 
 
Gelin şimdi işin aslına bakalım! Prof. Watson’un söyledileri zaten yeni bir şey değil. Biraz bilimle uğraşan herkes biliyor; antioksidanlar fazla miktarda kullanılırsa “prooksidan” da olabilir. Yani hücreye, amaçlananın aksine, oksidatif hasar vermeye başlayabilir. Ben bu konuyu yazılarımda sıklıkla gündeme getiririm. Fazla kullanıldığında “su bile öldürebilir”. Önemli olan dengeli, ölçülü, uygun kullanımdır
 
Gelelim brokoliye; haberlerde yazılanın tersine “Brokoli bir Antioksidan değildir”. Haberi hazırlayanlar belli ki antioksidan konusunda bilgi sahibi değil. Brokoli etkisini vücutta faz II detoksifikasyon enzimlerini (glutatyon-S-transferaz) uyararak gösterirler. Yani vücutta meydana gelen zararlı maddelerin (metabolitler) etkisiz hale dönüştürülerek böbreklerden atılmasını sağlayan vücudun savunmacı, temizlikçi elemanlarını desteklerler. Tamamen bir destek kuvveti. Bu etkileri bilimsel olarak ortaya konulmuş, gerek klinik çalışmalar ve gerekse saha çalışmaları ile doğrulanmıştır. 
 
Aklıma gelen bir başka benzeri bir konuyu hatırladım. Bundan otuz yıl kadar önce bazı deneysel bulguları yorumlayarak “elmanın kansere yol açtığı” bilgisi gündeme bomba gibi düşmüştü. Tabii o zamanlar internet olmadığından fazla kişinin haberi olduğunu sanmıyorum. Ancak bu gün gelinen noktada Amerikan Kanser Enstitüsü “NCI” web sitesinde “günde bir elma kanseri önler” diye yazıyor.    
 
 
Dr. Yasemin Bradley
Bradley Beslenme Danışmanlık
 
Obezite ve kanser üzerine değişik ülkelerde  sürekli çeşitli  bilimsel konferanslara katılıyorum. Bu konferanslarda araştırmaları yapan dünyaca ünlü üniversitelerden bilim adamları, profesörler şimdiye kadar hep dile getirilen yüksek antioksidan içeriği olan sebze ve meyveleri bol tüketmenin kanserden koruduğunu paylaştılar.
 
Uzun yıllardır edindiğim tecrübemle çok güçlü bir  gözlemim var: Uzun ve sağlıklı yaşayanlarla konuştuğum, nedenlerini araştırdığım TRT Haber’de yayımlanan  ‘Dr. Yasemin Bradley  ile Reçetesiz Hayat’ adlı bir programım var. Bu  program için Anadolu’yu dolaşırken uzun yaşayan insanlarda hep tanık olduğum yüksek antioksidan  içeren gıdalarla beslenmeleri. Ben  beslenme üzerine çalışan bir tıp doktoru olarak yüksek antioksidan  gücü olan besinlerle beslenmeye devam edeceğim. 
 

Kategoriler
Kanser

Kanserden koruyan gıdalar

 

Dilara Koçak
 
Kanser ve beslenme ilişkisindeki en önemli nokta, bağışıklık sistemini güçlü tutmak, anti-oksidan bakımından zengin beslenmek
 
Tüm dünyada kanser vakalarının sayısı maalesef giderek artıyor. Dünya Sağlık Örgütüne göre, 2030 yılında kanserli sayısının 27 milyona çıkması ve bu hastalıktan ölenlerin sayısının da         17 milyon bulması bekleniyor. Örgütün 2008 verilerine göre, erkeklerde en sık rastlanan kanser türleri sırasıyla; akciğer, prostat, kolon, mide ve karaciğer. Sağlık Bakanlığı’na göreyse Türk erkeklerinde sırasıyla en çok; akciğer, mide, lenfoma, prostat ve larinks kanserleri görülüyor.
Fizyolojik bozukluk olarak tanımlanan tümör, organizmadaki bazı hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşuyor. Bu sırada bazı hücreler kayboluyor veya normal biyo-kimyasal  işlevleri değişiyor. Kişinin yaşadığı çevre koşulları, stres düzeyi, genetik yapısı ve bizi en fazla ilgilendiren beslenme şekli, hastalığın oluşumunda etkili.
Bağışıklık sistemin güçlü olabilmesi, kişinin doğduğu andan itibaren doğru beslenmesiyle mümkün. Gelin hangi besinler bizi nasıl koruyor, bir bakalım.
 
Diyette yağ
Özellikle yağdan gelen enerjiyle fazlaca beslenenlerde kanser daha sık görülüyor. Çeşitli çalışmalarda, genç kızlığa giriş döneminde şişman olanlarda meme kanseri riskinin fazla olduğu saptandı. Ayrıca, yağların kızartılması sırasında oluşan toksik maddeler, kansirojen etki gösteriyor.
 
Karbonhidratlar
Sofra şekeri ve rafine edilmiş tahıl ürünleri tüketenlerde bağırsak, rektum kanserlerine daha sık rastlanıyor. Karbonhidrat kaynağı olarak sebze, meyve, kuru baklagil ve rafine edilmemiş tahılların tüketilmesi önemli.
 
Posa
Düşük miktarda posa  tüketenlerde özellikle kolon kanseri görülme olasılığı çok  yüksek. Posa, bağırsaktaki kanser yapıcı maddeleri kendi bünyesine alarak, organizmadan atılmalarını sağlıyor.
 
A vitamini
İmmün sistemin iyi çalışmasını sağlıyor ve kansirojenlerin etkisini önlüyor. Bu etkiyi, hücrenin farklılaşmasını engelleyerek ve DNA bölünmesinin önüne geçerek yapıyor.
Kaynakları: Yumurta, domates, kavun, muz, havuç, kırmızı biber.
 
C vitamini
Vücuda giren kimyasal kansirojen maddelerin zararlı etkisini azaltır ve anti-oksidan özelliğiyle hücre harabiyetini önler.
Kaynakları: Maydonoz, turunçgiller, yeşil biber, karnabahar, çilek.
 
E vitamini
Anti-oksidan etkisiyle, yağların oksitlenmesini önlüyor, böylece hücre yapısını koruyor. Özellikle meme ve akciğer kanserlerinde etkili.
Kaynakları: Yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller, rafine edilmemiş tahıllar, bitkisel sıvı yağlar, ceviz, badem.
 
Selenyum
Yağ asitlerinin oksidasyonunu önlüyor. Bazı enzimlerin yapısına girerek tümör karşıtı etki gösteriyor.
Kaynakları: Et, balık, deniz ürünleri, soğan, sarımsak.
 
Çinko
A vitamininin etkisini artırıyor, immün sistemi güçlendiriyor.
Kaynakları:: Balık, yumurta, kırmızı et, yağlı tohumlar.
 
Kalsiyum
Bağırsaklardaki yağ asitlerinin kansirojen etkisini azaltıyor.
Kaynakları: Süt ve türevleri, yeşil yapraklılar, kuru meyveler.
 
KANSERDEN KORUNMAK İÇİN
* Bebek doğduktan sonra ilk olarak anne sütüyle tanışmalı. Bu sayede bağışıklık sistemi güçlenir. Daha sonra besin çeşitliliğine dayalı dengeli bir beslenme uygulanmalı.
* Pişirme yöntemi olarak haşlama ve fırınlama tercih edilmeli, kızartılmış ve tütsülenmiş gıdalardan uzak durulmalı.
* Hayvansal yağlar aşırı tüketilmemeli.
* Mevsiminde besinler alınmalı, işlenmiş gıdalardan uzak durulmalı.
* Haftada 2-3 kez kuru baklagil tüketilmeli, posa alımı artırılmalı.  
* Yüksek enerji alımından, şişmanlıktan ve hareketsizlikten kaçınılmalı.